Zürih’ten ayrılıp Ren Nehri boyunca rotamızı takip ettik. Rotanın Basel’den Konstanz Gölü’ne kadar olan kısmında iki adet uzun mesafe rotası kesişiyor. Bir tanesi bizim takip ettiğimiz Ren Nehri rotası (Eurovelo 15), bir tanesi de batı Fransa’da Atlantik Okyanusu kıyısından başlayıp Karadeniz’e kadar uzanan uzun mesafe bisiklet rotası (Eurovelo 6). Rotaların kesişmesinden ve mevsimin de bisiklet turuna uygun olmasından dolayı yol boyunca sürekli başka bisiklet turcuları ile karşılaştık.
Konstanz Gölü’ne varıp yönümüzü İsviçre Alpleri’ne doğru çevirdik. Şimdiye kadar hep geniş düzlüklerde akan Ren, yavaş yavaş ihtişamlı dağların arasından akmaya başladı. Küçük dağ evleri ile süslenmiş dağ manzaraları ile geniş tarım arazilerinin arasından yolumuz devam etti. Günler geçtikçe uzaklarda gördüğümüz dağlar yaklaşmaya, büyümeye başladı. Hava da bu günlerde çok sıcak olduğu için her sabah gün doğumundan erken kalkıp öğlene kadar yol aldık, kampımızı kurup dinlendik.
Ren Nehri’ni sürekli aktığı yönün tersine takip ettiğimiz için her günü toplamda bir miktar tırmanış ile bitiriyorduk. Rotanın ilk başında, Hollanda ve Almanya’da nehir kenarı çok düz olduğu için bir gün içinde 80m kadar az tırmandığımız günler oluyordu. Rota İsviçre’ye girdikten sonra ise her gün yokuşlarla boğuşup daha çok yorulmaya, daha az yol gitmeye başladık. Yorucu günlerden sonra Ren Nehri’nin kaynağı olan Tuma gölü’ne en yakın kamp alanına girdik.

Kampa girdiğimizde biraz sıcaktan, biraz da tırmanıştan dolayı yorulmuştuk ancak hava durumuna baktığımızda sonraki gün öğlen saatlerinde başlayacak gök gürültülü sağnak yağışlı havanın 3-4 gün boyunca devam edeceğini gördük. Kampa gelirken aklımızda en azından bir gün dinlenip, sonrasında tırmanışı gerçekleştirmek vardı ama hava durumunu görünce planımızı değiştirip sonraki sabah çok erkenden yola çıkmaya karar verdik.

Saat 4.15’te uyanıp, 5.15’de yola çıktık, gün doğumu öncesi alacakaranlıkta ışıklarımız yanar şekilde bisikletlerle toplam 850m tırmandık. Yol asfalttan toprak yola döndüğünde bisikletlerimizi yol kenarına bırakıp yürüyerek tırmanmaya devam ettik. Bisikletli tırmanış beklediğimizden daha zor geçmiş, üstüne toprak yolda yürürken karşıdan esen kuvvetli rüzgar moralimizi iyice aşağı çekmişti. Yaklaşık bir saatlik bir yürüyüşten sonra Tuma Gölü’nün altına vardık. Bizi göle ulaştıracak patikayı, ve tırmanmamız gereken mesafeyi gördüğümüzde ikimiz de içten içe vazgeçmeye çok yakınmışız ama birbirimize herhangi birşey söylemeden yola devam ettik.

Artık her adımda yükseldiğimiz, bastığımız kayaların oynak olduğu bir patikada tırmanıyorduk ama yol bir türlü bitmiyordu. Hava durumu gök gürültüsü tahmini yaptığı için yolda planladığımızdan daha fazla dinlenip kendimizi de riske atmak istemediğimiz için yola zor da olsa devam ederek 1 saatlik bir tırmanışın sonunda bir düzlüğe vardık. Tam şelalenin aktığı yere ve göle geldiğimizi düşünürken büyük bir buzul parçasının yolu tıkadığını gördük. İnsan yorgun, susuz ve aç olunca vazgeçmek çok kolay geliyor, ancak yine de iç güdümüze direndik, buzulun yanından bir miktar yan geçiş yaparak göle ulaştık (2345m).

1500 kilometre sonunda nehrin kaynağı olan göle ulaşmıştık, birbirimize sarıldık, oturup kalan yiyeceğimizi ve suyumuzu bitirdik. Yol boyu başımıza gelen komik olayları, zorlandığımız anları hatırlayıp güldük mutlu olduk. Gölde birkaç anı fotoğrafı çekip geri dönüş yoluna geçtik. İniş, özellikle tırmanışta hedefinize ulaştıysanız daha keyifli oluyor. Özellikle bisikletle 11 kilometrede 850 metre irfita kaybederek kampa ulaşmak çok eğlenceliydi.

Genel olarak İsviçre’nin çok pahalı olması ve aynı yollardan ters yöne gitmeyi istememizden dolayı trenle İsviçre’den çıkmaya karar verdik. Hemen çadırımızı toplayıp 4-5 saatlik bir tren yolcuğundan sonra Avusturya sınırına yakın bir kamp alanına girdik. Kampa girip alışveriş yapmamızdan bir iki saat sonra ise beklenen yağmur ve rüzgar başladı, şanslıydık..

Ren Nehri rotasını bitirmiş olmanın boşluk duygusu ile rotamızı Tuna Nehri’ne doğru çevirdik. Birkaç tırmanışlı, yorucu günden sonra Tuna Nehri’nin kıyısına gelmiştik. Tuna, üzerinde yol aldığımız ilk bir hafta dar, çok yeşil bir kanyondan akıyordu. Nehir yanından giden bisiklet yollarından pedallayarak keyifli günler geçirdik. Kelheim civarında kanyon çok daraldığı ve kanyon tabanında hiç yol olmadığı için bir feribota binerek kanyon boyunca tekne ile yol aldık.

Yolda sürekli başka bisiklet turcuları ile karşılaştığımızı söylemiştik, Ulm’u geçtikten sonra bir kamp alanında bisiklet turu yapmak için Çin’den gelmiş David ile tanıştık. Kendisi ile Passau’ya kadar neredeyse her gün aynı kamp alanında kaldık, gün ile ilgili izlenimlerimizi paylaştık, sonraki günün planına baktık. Daha sonra onun da bizim de son durağımız olan Viyana’da da görüştük, daha sonra da görüşmek üzere sözleştik.

Yolun Passau’ya kadar olan kısmı yer yer araç yolundan, çoğunlukla da tarım arazilerinin arasından geçti ancak Passau’dan sonra Avusturya’ya girmemiz ile rotada ciddi bir değişim gerçekleşti. Avusturya sınırından az sonra nehrin hemen yanından giden, çok iyi işaretlenmiş bisiklet yollarından ilerlemeye başladık. Viyana’ya kadar olan yolun hepsi aynen bu şekilde nehir yanından, dümdüz, tertemiz bir asfalttan ilerledi. Toplam 4500 kilometreyi aşan yolculuğumuzda çukurlu, çamurlu sevimsiz bir çok yoldan geçtikten sonra bu etap bizim için bir hediye oldu. Dönüş uçağımıza çok günümüz olduğu için her gün normalde gittiğimizden daha az yol gidip, yolun ve manzaranın tadını çıkardık.

Yol boyunca içinden geçtiğimiz şehirlere ancak bir veya birkaç gün ayırabilmiştik. Viyana’da ise dönüş uçak biletimizi çok erken aldığımız ve değiştirme şansımız olmadığı için vaktimiz vardı. Viyana’nın görülmeye değer yerlerini gördük, akşamlarında parklarda müzik dinledik, şehrin tadını çıkardık. Şehrin en büyük tırmanış salonuna gidip tırmanış özlemimizi giderdik. Viyana’nın içinde Dünya’nın en güzel bulvarı olarak adlandırılan Ringstrasse’de bisiklete bindik. Her akşam bir film veya konser gösterimi olan açık hava film festivalinde çok keyifli vakit geçirdik, festival için kurulmuş standlarda yerel yemeklerden tattık. Viyana’dan Bratislava’ya giden trenlerle günübirlik bir Brasitlava gezisi yaptık. Turistik, kalabalık Viyana’dan sonra Bratislava eski şehri içindeki orjinal dükkanlarına, korunmuş mimarisine ve sakinliğine bayıldık.

Yolda yazı yazıp paylaşmak, yola çıkarken düşündüğümüzden daha zormuş. Her gün yaptıklarımızı bir günlüğe yazdık ama ancak özetini verebiliyoruz. Türkiye’ye geri dönüp vakit ayırabildiğimizde hem yolda başımıza gelenleri, hissettiklerimizi, kamp düzenimiz ve hayatımızı, bisikletler ile ilgili yaşadığımız sıkıntıları, zaman zaman bizi sıkıntılardan kurtaran kurtarıcılarımızı sizinle paylaşacağız.
